Benim İçin EeDi’de Olmak Nedir?

…Benim için EeDi’de olmak ip cambazlığıdır.  Ancak, durumun güçlüğünü anlatmak için seferber ettiğim bu metafor bile bir yanıyla yetersiz kalıyor. Şöyle ki bir ip cambazının üstünde yürüdüğü gergin tel ya da halatı sabitleyen iki dayanak vardır; dahası cambazın elinde dengesini sağlamak için uzun bir sırık da bulunur çoğun; eğer o yoksa iki yana açılmış kolları o denge için imdadına koşar. Ayrıca aşağıda düşme tehlikesine karşın bir kurtarıcı filenin olduğunu da biliyoruz. EeDi’de olmak ise cambaz olarak siz ile üstünde yürüyeceğiniz ve nerede, nasıl asıldığını asla göremediğiniz, dayanakların her an yer değiştirebildiği ve dolayısıyla üstünde yürüyeceğiniz telin üstündeyken aynı zamanda onu kovalamak zorunda olduğunuz, aşağıda bir filenin düşerseniz sizi kurtarmak için hazır ve nazır olduğundan asla emin olamayacağınız bir belirsizlik ortamında asılı kalmaktır. Yeter mi? İpin üstünde yürüyenle, ipi tutan dayanaklar siz olmayasınız ya da kurtarıcı file, elinizdeki denge sopası? Beterin beteri var: İpin üstündesiniz, hem dengede durmaya, hem ilerlemeye çalışıyorsunuz; bir de ne göresiniz: karşıdan, aynı ipin üzerinde bir başka erkek de size doğru ilerliyor; belki de bambaşka araçlarla ve tekniklerle? Karşılaşınca ne yapacaksınız? Birbirinizi düşürmeden yolunuza devam edebilecek misiniz? Yoksa dar köprüde karşılaşan iki inatçı keçi gibi kavgaya mı tutuşacaksınız? Ve nihayet dip noktası: Karşıdan gelen ve belki de kavga etmek zorunda kalacağınız, başkası değil de sizseniz? Burada sorun, belki yalınlaştırılarak erkeğin kendi erkekliğiyle mücadelesinin güçlüğüne indirgenebilirdi. Ancak, bu indirgeme bir tür yalınlaştırma gibi görülse de aynı anda önemli kimi boyutları gözden kaçırmamıza neden oluyor sanki. Şöyle ki erkek olarak erkekliğimizi boş uzayda öğrenmediğimiz, edinmediğimiz gibi, yine başka bir boş uzayda da deneyimlemiyoruz. Yani demem o ki en basit haliyle, diyelim bir Erzurumlunun erkekliği deneyimleme biçimleriyle, bir Çorumlunun ya da doğma büyüme bir İzmirlinin, bir Diyarbakırlının deneyimleme biçimleri aynı değil. Burada coğrafyaya vurgu yaptığım kadar, elbette coğrafyanın adıyla dile gelen hayali ya da gerçek, kültürel bir ortama da vurgu yapıyorum. Diyelim oruç tutmayan ama tutturan bir Erzurumlu erkekle, sözüm ona erkek olmayan ama erkekleştiren bir İzmirli erkeği nasıl aynı kefeye koyabiliriz ki? Coğrafyadan filan geçtik, dünyanın hangi cehenneminde yaşarsak yaşayalım, malum, bir sınıfın, bir statünün ve bunlarla koşullu çeşitli kayıpların, kazançların, edinimlerin ya da yoksunlukların içinde yaşıyoruz demektir. Kenan İmirzalıoğlu da erkek, Ali Koç da, Ahmet Kural da, Aras Bulut İynemli de, Kıvanç Tatlıtuğ da ve yeter, adaşım Ayhan Işık..şimdi hangimiz, bu erkeklerin birine dönüp de “Ne yapayım ben öyle erkeği?” diyebilecek cesarete, hakka, güce, ne bileyim, ne gerekiyorsa ona, sahiptir ki? Ama denilebildiğini, hatta giderek denilmesi gerektiğini de biliyoruz. Hızlıca sıçrayayım mı? Malum, EeDi yerel bir inisiyatif; Datçalı, Datçalı olmaya aday ve belki Datçalı olabilmeyi başarırsa, tam o anda Datçalı olmaktan çok ulusal bir inisiyatif olabilecektir. Demem o ki Datçalı olmaya çalışan bir inisiyatifin içinde yer alıyorsam, ipin karşı tarafından gelenle neyi, nasıl yapacağımı elbette biraz da Datça belirleyecek demektir. Bu durumda soruyu Datça’yla kurduğum, kurabileceğim, kurmuş olduğum ya da kurmayı hayal ettiğim ilişkinin içinden doğru da yanıtlamam gerekiyor sanırım. Peki ama kimin Datçası bu; hangi Datça’nın içinden geçmeliyim?

Dar ya da geniş ama sabit gelirli, az çok demokratik bir terbiyeden geçmiş kendince duyarlı, bir basın açıklaması olduğunda 20 kilometre yolu göze alıp Cumhuriyet Meydanı’na gelmekten erinmeyen, her şey yumuşakça olsun, kardeşçe olsun; aman kavga dövüş, aman çatışma, hatta mümkünse hiç tartışma olmasın diyen ama böyle olan her şeyin ağzında kekre bir tat bıraktığı ve unuttuğu başka bir şeyi aradığını kendine itiraf etmesinden geçtik; gözaltılı günlerin büyük şehirlerini bir an önce unutmak isteyen ya da unutmuş gibi yapan, olabildiğince doğru-ortayolcu bir sukunete tapınanların Datçası mı? Yoksa müteahhitlerin iştahını kabartan, büyük sermayenin akabilmek için su ve hava yolu aradığı, son, yağmalanan ama hala tüketilememiş Datça mı, yoksa doğma büyüme Datçalı, Betçeli, Emecikli filan olup Yazıköy’e saydıran, Çeşme’yi Emecik’e kırdıran, Sındı’yı mahal yerine koymayan, Murdalası olmasa Cumalıköy’ü hatırlamayan, Ovabükü’nün denizi dalgalıysa biraz Palamutbükü de tümden kötü mutfaklı, pasaklı tüccar olmuş kardeşim, Yaka mı dedin, eh işte Knidos’a gidersen, konuşması hızlı, anlaşılması yavaş, hır gürü bir yana bir yetmişlik ortaya çıktı mı, hehey be ağam paşamın, rahvan gitsin rahvan gelmese de olur’un Datçası mı? Kadınların ve ancak yaz geceleri on ikiden sonra ortaya çıkan gençlerin, denizin kıyısında değil, basbayağı neredeyse içinde okumayı yazmayı öğrenme ayrıcalığına sahip şen çocuk seslerinin Datçası mı? Yapılan çirkinliği, terbiyesizliği göre göre hem söylenip hem yoluna giden İzmirleşmiş bir on yıllık Datçalının Datçası mı? Bir yandan bizim size ne çok ihtiyacımız var, ne çok şey öğreniyoruz, ne farklı düşünüyorsunuz deyip, ardından burası Datça, böyle de konuşmayın diye uyaranın Datçasına ne diyelim? Peki o zaman, burası Elbistan, İzzettin Doğan’a çok atmayın diyen Alevinin Elbistanıyla hayvanlara kucak açmakla övünen Datça Belediyesi’nin Datçası arasında ne var var? Kürt sorunu, Ermeni sorunu konuşacaksam salona sivil polisin geldiği Datça ile bu aleviler gene ne halt karıştırıyor diye salona doluşan sivil polislerin Manisası arasında ne fark var? İşte belki benim verebileceğim tek yanıt burada gizlidir: Emekli Siyasallı bir akademisyen olarak siyasallı olamamanın siyasallı olmaya, Datçalı olamamanın Datçalı olmaya denk düştüğü hayaline kendimi kaptırmadan, belki gerçeği kabul etmeliyim; istenmediğim, başa bela olduğum yerde mi olmaya çalışıyorum? Hep içimde bir gitmek duygusu, fazlalık hissi? Ve hep içimde bir erkek: nereye payidar nereye? Buradan da Kavafis’e saracak değilim: Ama aklım karışık, o kesin. Öyleyse “bir adım geriye.” Belki de EeDi’nin ömrü biraz daha uzun olsun diye. Bilmiyorum. 

EeDi içinde olmak, hiçbir biçimde bitmeyen tartışmaların, kırılmaların, doğrucu davutlukların, alınganlıkların içinde olmak, o kesin ama aynı ölçüde kesin olan şey, eğer tüm bunları kendi erkekliğimiz içinde deneyimleyemiyorsak ha orada burada pek fark etmiyor. Kendinizi solcu, muhalif, demokrat mı sayıyorsunuz ve bununla pek gurur duyuyorsunuz! Ama sonra kadınları aşağılayan ve bir özür bile dilemeyen biriyle poz kesip ona karizma mı yapıştırıyorsunuz? Benden uzak olsun. Bu bakımdan, EeDi gerçekten de erkekliğin ancak erkeklikle hesabının görülebileceği bir imha zemini olabilirse benim için anlamlı olabilir; onun ötesi; kafam “kafışık.” Bu zemin dün İstanbul’da parlar, bugün Datça’da, yarın kim bilir nerede. ….

Ayhan Yalçınkaya