BENİM İÇİN EeDi

ÖNCESİ

8 yaşımda iken babam öldü. 37 yaşında dul bir anne ve 3 ağabeyle baş başa kaldım. Babamın ölmesinden önceki aile hayatımızın, silik anılar şeklinde de olsa, hiç de mutluluk görüntüleri vermediğini hatırlıyorum. Son derece mutsuzken bir anne ve çaresiz(!) görünen bir babanın bitmeyen tartışmaları hatıralarımda iz bırakmış. Uzun süren bir hastalık dönemi ve mal müdürlüğünde mutemet olan babamın ölümü… Benden büyük olan ağabeyimle aramızdaki yaş farkının 8 yıl olması ve onların kısa bir süre sonra büyük şehirlere okumak için gitmesi ile hayatının baharında sayılabilecek mutsuz bir anne ile baş başa kalmak, ergenliğe doğru yol alan benim için hayatımın dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Kişiliğimin oluşumuna doğru yol aldığım yıllarda annemle yalnız kalmak ve bu durumda 6 yıl yaşamanın, kadınların yaşadıklarına ve kadınlık hallerine karşı duyarlıklarımın gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. İlkokul yıllarında arkadaşlarımın genellikle kızlar olması da sanırım Anneyle birlikte yaşamımı sürdürüyor olmanın sağladığı bir avantajdı(!).

Fırtınalı yıllar, büyük şehre göç ve sosyalizmle tanışma. Yani ezenler karşısında ezilme hallerine kulak kabartma ve ezilenlerle kaderini birleştirme söylemi ile şekillenen bir dönemin başlangıcı… Bu tespitle kadın sorunuyla ilgili olarak ve onun özgünlüğü temelinde bir bilinç sıçraması yaşadığımı kesinlikle iddia edemem. ‘Sosyalizm gelecek dertler bitecek, aslolan sınıf mücadelesidir’ inancı benim de uzun yıllar dışına çıkamadığım bir söylem olarak kaldı. Hiç de öyle olmadığını anlamam için 80’li yılların gelmesi, ilk gençlik yıllarımızdan beri hayatımı paylaştığım benim gibi sosyalist olan karımın feminist okumalar yapması, toplantılara, kadın oluşumlarına aktif olarak katılması gerekti. Toplantıların bir kısmı da evimizde gerçekleşiyordu. Bu dönem hayatımın başka bir dönüm noktasıydı, kesinlikle. Zamanla sanıyorum sağladığım güven duygusu sayesinde, toplantıların bir köşesine ilişme ve söz hakkı olmadan dinleme hakkını elde ettiğimi de hatırlıyorum.

Böylece kadın mücadelesinin büyümesi ve günümüzde en etkin bir mücadele alanı haline gelmiş olması sürecini kenarından da olsa yaşamış olmamın beni olgunlaştırdığını düşünüyorum. Özellikle son yıllarda kadın mücadelelerinin kıyısında kalmak, pasif bir seyircisi olmak beni fazlasıyla rahatsız etmeye başlamıştı. Tabii feminist karımın ‘hey, siz ne yapıyorsunuz, ne yapmayı düşünüyorsunuz?’ baskısının da etkisini açıkça belirtmek bir zorunluluk. Ha keza artık bir cins kırım halini alan kadın cinayetleri karşısında dumura uğramam da ‘failliğim’, ‘erkekliğim’ üzerine düşünmeme yol açıyordu.  Böylece Eleştirel Erkeklik inisiyatifi sürecine geldik.

SONRASI

Dikkatli bir gözden kaçmayacaktır; ilk bölümde anlattıklarım daha çok ‘kadınlık halleri’ merkezli. Daha henüz başlangıç aşamasında olan erkekliğimi, fail olma hallerimi, ataerkinin bir parçası olduğum gerçeğini sorgulamanın başlangıcındayım. Yeni yeni aynaya bakıyorum ve bu son derece eşitsiz, haksız ve adaletsiz düzenle olan suç ortaklığımın kodlarını çözmeye çalışıyorum. ‘Fahri ve naif’ bir kadın hakları savunuculuğunu, artık kendi erkekliğimi ve ataerkiyle olan bağlarımı deşifre etmek üzerine kurgulamaya çalışıyorum. Sorunun aslında kadın sorunu değil ‘erkek sorunu’ olduğu gerçeğini su yüzüne çıkarmaya çalışıyorum.

Hele hele LGBTİ+’ların, ataerki tarafından bir çeşit yok edilecek düşman statüsüyle damgalanarak kesif bir ayrımcılığa tabi tutulmaları gerçeğini bilince çıkarmaya çalışıyorum. Heteroseksizmin toplumun dokularına nüfuz etmiş karanlık yüzünü anlamaya çalışıyorum.

Ve tabii ki, EeDi sürecinin, ideolojik bir sağalma süreci, bilinç yükseltme süreci ve özgürleşme süreci olduğunu düşünüyorum. İyi ki böyle bir sürecin parçası olmuşum.

Cengizhan Güngör

23.01.2021