H. Ali Toptaş ve Zavallı ‘erkekliğimiz’!

9 Aralık 2020

Köklü bir geçmişe ve artık kitleselliğe sahip kadın hareketi epeydir, bize, bir çoğumuza ’kadının beyanı esastır’ ilkesini benimsetmişti. Bu yüzden çoksatar yazar Hasan Ali Toptaş’ın seri taciz girişimlerini duyunca ‘acaba mı’ demedim. Nitekim kendisi de kamuya açık bir özür dileğinde bulununca iddiaların doğruluğu anlaşıldı.

Birkaç yıl önce Holywood’da ünlü sanatçıların uğradığı tacizlerin ‘meetoo’ hareketiyle açığa çıkması ve sonraki yıllarda bir çok ünlü yazar, çizer, yapımcı ve oyuncunun da taciz/tecavüz iddialarıyla ifşa edilmesi faili ‘erkek’ olan saldırganlığın boyutlarını göz önüne sererek bu suçun evrenselliğinin karinesi olmuştu. Aslında bu tür taciz/tecavüz/istismar suçlarının görünür hale gelmesinin oldukça eskiye dayanan bir geçmişi var. Hatırlayınız Woody Allen, Micheal Jackson, Pablo Neruda, Bernardo Bertolucci… gibi şahsiyetlerin göbeğinde olduğu benzer suçları, olayları, açılan davaları…

Görünen görünmeyen yüzüyle taciz/tecavüz suçları belli ki devasa bir buzdağı. Kimi ünlü erkeklerin bu saldırganlığın göbeğinde yer almış olması dolayısıyla, onların şahsında, biz bu suçun ‘devenin kulağı bile olamayan’ boyutlarıyla yüzleşiyoruz uzunca bir süredir. Gerisi, maalesef gazetelerin 3. sayfalarında, internet sitelerinin ilgili sayfalarında. Yan komşumuzda, mahallemizde, şehrimizde. Hele bu ‘yalnız ve güzel ülke’de yaşadıklarımız artık saçlarımızı diken diken eden, tüylerimizi ürperten bir aşamaya sıçramış durumda. Gün geçmiyor ki kadına yönelik vahşi bir cinayet/tecavüz, çocuk istismarı vakalarıyla yüzleşmeyelim.

Erkek sultasının/egemenliğinin çağlar boyu aslında bütün verili eşitsiz sistemlerin ortak gerçeği olduğu tarihe adım attığımızda şimdi suratımıza çarpan gerçekliğin oluşturduğu bu korkunç manzara pek de şaşırtıcı görünmüyor. Meğerse ‘erkeklik’ hep böyle imiş. Ve biz, kimi iyi(?) erkekler de tarih boyunca failliğimizi/erkekliğimizi sorgulamayarak, tavır almayarak, tam tersine yeniden ve yeniden üreterek bu sürecin sonraki nesillere aktarılmasının vebalini de boynumuzda taşıyoruz.

Ünlü erkeklerin faili olduğu bu saldırganlığın ortaya çıkardığı bir başka gerçek daha var; iyi de bu ünlülerin yarattığı ve bir çoğu insanlığın kültür hazinesine katkı düzeyinde olan eserleri karşısında ne tutum alacağız? Binbir türlü insanlık hallerini büyük bir duyarlılıkla tasvir etmiş, bu eserleriyle bizi mestetmiş, hayatımızı değiştirmiş, gönül tellerimizi titretmiş bu eserleri artık nereye koyacağız? Kimimiz, bu ‘erkeklik’ suçuyla malül faillerin saldırganlığıyla yüzleşince eserlerine de yabancılaştık, doğrudur. Ama görünen o ki, bu ünlülerin bir çoğu ‘tahtından’ indirilebilmiş değil. Hala çok seyrediliyorlar, çok satıyorlar, çok izleniyorlar. Unutulup giden-üstelik çok da uzun olmayan bir süreçte- işledikleri ‘erkeklik’ suçları oluyor. Eserleri yaratımları değil. Yine sergi salonları, yayınevleri, sinemalar onlara-belki de eskisinden daha fazla- rağbet ediyor. Hatta çoğu yargılanmıyorlar bile, birkaç örnek dışında.

Peki bu erkek/ünlü faillerin eserleriyle cürümlerini birbirinden ayırma basiretini gösterebilir miyiz/göstermeli miyiz? Gerçekten bilmiyorum. Yaşadığımız gerçeklik o ki, tarih, ufak bir not düşüyor, görünmez mürekkeple kariyerlerinin yanına, ama o kadar. Bu da bir şey midir, evet bir şeydir. Peki yeter mi yetmez tabii ki. Bu cürümlerinin yaftalarını onların boyunlarına asanlar kimler; giderek karşı durulamaz boyutlarda bir genişlik ve etkililik kazanan kadın hareketi, belli ki. Bu soru ve soruya verilecek cevap bizi daha uzun bir süre meşgul edeceğe benzer.

Peki biz ‘erkekler’, çağlar boyunca nemalandığımız erkek sultasının sorgulanmasının neresindeyiz? Belli ki daha çook başındayız. Hem de çok. İyi ki kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi var, demoklesin kılıcı gibi başımızın üstünde. Peki daha ne kadar onların arkasına sığınabiliriz? Ne zaman ‘bir adım geriye, daha geriye’ yönelmeyi becerebileceğiz? Ne zaman ‘kaybetmeyi göze alıp, erkekliğimizden özgürleşeceğiz? Biz erkeklerin önünde duran soru bu!

Cengizhan Güngör