“Kendimizi Sorgulama ve Dönüştürme Gücünü Omuzlarımıza Alıyoruz”

Sivil sayfalarda yayınlandı

https://www.sivilsayfalar.org/2020/11/26/kendimizi-sorgulama-ve-donusturme-gucunu-omuzlarimiza-aliyoruz/

“Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi üzerine konuştuğumuz Yazar Ayhan Yalçınkaya; “Bir hak hareketi olarak değil, kendimizi sorgulama ve dönüştürme yükünü, eşit ilişkiler içinde olduğumuzu varsaydığımız başkalarının sırtından kendi omuzlarımıza almak için yola çıkıyoruz” diyor.“

“Biz sizin bildiğiniz o erkeklerdeniz” diyerek, yine kendi ifadeleriyle “eril iktidar şebekesinin bir parçası haline gelen” erkeklik hallerini merkezine alan Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi; fikir olarak Pınar Gültekin cinayetiyle ortaya çıkmış. O dönem kadın cinayetlerine karşı mücadelenin siyasi çıkarlar için kullanıldığını fark ederek bunun önüne geçecek bir hareket yapmak isteyen bir grup erkek, yaşadıkları Datça’da bir araya gelerek inisiyatifi hayata geçirmişler. Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi’nden Ayhan Yalçınkaya; “Kadın sorununa” sürekli “kadın sorunu” olarak yaklaşarak kendimizle ilgili en temel soruyu ihmal etmiş olmuyor muyduk: Erkekler olarak “Hegemonik erkekliğe, güçlülük mitine, heteroseksizme ve heteronormativiteye nasıl bağlanıyoruz, bunlarla nasıl bütünleşiyoruz, eril iktidar şebekesinin parçası haline nasıl geliyoruz/getiriliyoruz; özcesi erkekler olarak bu eril tertibatın nasıl ve niçin itaatkar köleleri haline dönüştürülebiliyoruz?” diyerek erkeklerin norm olmuş erkeklik halleriyle yüzleşmelerinin, sorgulamalarının neden önemli olduğunu anlattı. 

Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi, yakın zamanda kuruldu. Fikir nasıl doğdu, neler yapacaksınız, misyonunuz nedir?

Ayhan Yalçınkaya

Biz şimdilik Datça yerelinde faaliyet yürüten bir inisiyatifiz. Bir anı betimleyerek fikrin nasıl doğduğuna ışık tutmaya çalışayım. Geçtiğimiz temmuz ayında, Muğla’da, Pınar Gültekin’in katledilmesi, çoğu kentte olduğu gibi, Datça’da da tepkiyle karşılandı ve Datça Kadın Platformu bir basın açıklaması etkinliğiyle olayı protesto etti. İlgili platform basın açıklamasını okuduktan sonra ama daha etkinlik tamamlanmamışken, Datça’da varlıkları bile tartışmalı olan, alana giren kadınlı erkekli sözüm ona sol muhalif bir siyasal partinin üyeleri kendi bildirilerini dağıtmaya başladı. Durum apaçık şuydu: Kendileri bir siyasal parti olma iddiasında olmalarına rağmen, o alana hiç kimseyi çıkaramazken, Kadın Platformu o alana madem ki insanları toplamayı başarmıştı, öyleyse, onların da bu durumdan nemalanmaya, kendilerince hakları vardı! Ama bu arada kadın mücadelesi araçsallaştırılıyormuş, zemin kötüye kullanılıyormuş, dağıttıkları bildirilerde salakçasına kadın hareketine emperyalizmin uşağı muamelesi yapılıyormuş, ne gam! Onlar bildirisini dağıtsın yeter! Öyle ya, ertesi sabah devrim yapacaklar! Evet, biraz abartıyorum ama durum bu. Düşünün, ilgili platform mecburen bu siyasal partiyle hiçbir ilişkisinin olmadığını açıklamak zorunda bırakıldı. Bu partinin bu eyleminde somutlaşan eril had bilmezlik ve apaçık en kötüsünden fırsatçılık son derece öğreticiydi. İşte fikir, bu ve benzeri deneyimler üzerine konuşurken ortaya çıktı.

Evet, biz, sözüm ona sol, muhalif vb. erkekler olarak kadınların eylemlerini destekliyorduk ama esasen bütün mücadele yükünü de kadınların sırtına vurmuş olmuyor muyduk? Bunun ötesinde, “kadın sorununa” sürekli “kadın sorunu” olarak yaklaşarak kendimizle ilgili en temel soruyu ihmal etmiş olmuyor muyduk: Erkekler olarak “Hegemonik erkekliğe, güçlülük mitine, heteroseksizme ve heteronormativiteye nasıl bağlanıyoruz, bunlarla nasıl bütünleşiyoruz, eril iktidar şebekesinin parçası haline nasıl geliyoruz/getiriliyoruz; özcesi erkekler olarak bu eril tertibatın nasıl ve niçin itaatkar köleleri haline dönüştürülebiliyoruz?” Oysa hepimiz, erkek olarak doğmuyor, erkek oluyorduk. İşte bu yüzden, yine bildirgemizde yer verdiğimiz gibi: “Bir hak hareketi olarak değil, kendimizi sorgulama ve dönüştürme yükünü, eşit ilişkiler içinde olduğumuzu varsaydığımız başkalarının sırtından kendi omuzlarımıza almak için yola çıkıyoruz” dedik. “Kendi erkekliğimizi kendi ellerimizle de sorgulamak ve kendimiz ile “kendimiz” arasında hesap sorulabilirlik ve hesap verilebilirliği mümkün kılacak bir mesafe açmak için yola çıkıyoruz!” İşte inisiyatifimizin temel misyonu ve yapacağı etkinliklerin leit motive’i budur. 

Bir açıklama yayınladınız. Yazıda “Biz sizin bildiğiniz erkeklerdeniz” cümlesi çok vurucu. Kimdir bu bildiğimiz erkekler? Burada işaret ettiğiniz şey nedir?

Eleştirel Erkeklik Datça Platformu

Esasen çıkış bildirgemizde de temel politika taslağımızda da bunu açıyoruz. Oraya başvurmadan bir iki cümleyle açmayı deneyeyim. Mevcut erkeklik hallerinden şikayet eden, erkeklerin karıştığı suçlardan, erkekliğin varoluş tarzlarından midesi bulanan, bırakalım erkekliğinden –sanki erkeklikle insanlık birbirinden ayrıymış gibi- insanlığından utanan insanların/erkeklerin varlığını biliyoruz. Bu insan/erkek haklı olarak çeşitli biçimlerde, açık ya da örtülü, bir çığlık atıyor: “Eğer erkeklik böyleyse, ben erkek değilim” diye. Böylece en azından erkekliğe karşı mesafelenmeyi, hatta buna karşı mücadele etmeyi mümkün kılan bir boşluk yaratmaya, bir kopuş imkanını yoklamaya çalışıyor. Elbette bizim inisiyatifimiz de bunun bir parçası. Ama biz tam tersiyle işe başlıyoruz: “Yo, hayır” diyoruz “tam da bu sözüm ona reddettiğimiz, sözüm ona kendisinden farklılaştığımız erkek biziz, bizden başkası değil.” Bu elbette bizim de şiddet uygulayan (ki uyguluyor da olabiliriz), bizim de tecavüzcü (ki olabiliriz de), bizim de emek hırsızı (ki bir ilişki içindeysek kesinlikle öyleyiz) olduğumuz anlamına gelmiyor. Ama şu anlama kesinlikle geliyor: Eril ve erkek dünyanın suçlarına karışsak da karışmasak da, tüm bu suçları var eden şebekenin nimetlerinden bal gibi de yararlanıyoruz! Biz yararlandığımız ölçüde de, bu şebekenin bir parçası olarak sürekli o şebekeyi yeniden üretiyoruz. Öyleyse, tecavüzcü erkek ile aile içinde karısının bedenine ve emeğine el koyan erkek arasında, aslında birbirini var eden bir ilişki söz konusu. Bizim için, “biz o halde erkek değiliz” demek bu ilişkiyi görünmez kılan bir söz. Aksine, bu ilişkinin görülmesi gerektiğini savunuyoruz ve tam da bunun için tecavüzcü olsak da olmasak da suç ortaklığımızı baştan kabul ederek yola çıkıyoruz! O yüzden de temel politika taslağımızda şöyle diyoruz: “Biz, sizin bildiğiniz o erkeklerdeniz! Kadınlara, LGBTİ+’lara, çocuklara, başta hayvanlar olmak üzere canlılara yönelen şiddetin anormal, beklenmeyecek, kabul edilemez, sapıklık, hastalık hali, arızi, istisnai, kendini bilmezlik, vahşilik, barbarlık, medeniyet yoksunluğu, görgüsüzlük, terbiyesizlik, eğitim ya da bilinç sorunu gibi terimlerle, arkadan arkaya varsaydığı bir normu meşrulaştıran ve bu normdan sapmayla açıklanabilecek bir olgu olmadığını; aksine eşitlikçi toplulukların tasfiyesinden bugüne, farklı biçimler ve yoğunluklar gösterse de toplumu mümkün kılan temel eril normun en temel tezahürü olduğunu kabul ve beyan ediyoruz.” 

Bir erkek olarak yanıtlamanızı rica edeceğim; sorunun kaynağı olduğu ayan beyan ortada olduğu durumlarda dahi iktidarı yıkılamayan erkeklik, gücünü nereden alıyor? Sizleri bir araya gelip bir dernek kurmaya iten sebepler arasında bizzat gözlemlediğiniz, sorunun erkek olmakta olduğunu gösteren somut örnekler oldu mu? 

Eleştirel Erkeklik Datça Platformu

Madem öyle yanıtlamamı istediniz; bir erkek olarak yanıtlayayım o halde. Erkekliğin gücünü nereden aldığı sorusunu kestirmeden ataerkil sistemden ya da eril iktidar şebekesinden alıyor diye yanıtlayabiliriz ve bu yanıt, genel geçer bir doğru olur. Ama kanımca bu genel geçer doğrunun ötesinde başka hususları da işaret etmek zorundayız. Şöyle ki örneğin ataerki ya da eril iktidar dediğimizde, hemen herkesin aklına kolayca aile kurumu, bunu mümkün kılan ve yeniden üreten gelenekler görenekler, örf ve adetler ile mevcut hukuk sistemi geliyor; bunlara referansla da aile kurumu içindeki kadın-erkek eşitsizliğine, genel olarak güç eşitsizliğine kolayca dikkat kesilebiliyoruz. Elbette bu güç eşitsizliği bir olgu ama bu güç eşitsizliği niçin var diye sorduğumuzda, meselenin aile kurumuyla sınırlı olmadığını, ailenin bizzat bir yandan kadın bedeni ve kadın emeğini görünmez kılıp ona el koymanın bir biçimi iken, aynı zamanda erkek emek gücünün yeniden üretiminin maliyetini de aile içindeki bireylere, özellikle ve en başta kadınlara yıktığını görüyoruz. Bu ne demektir? Şu: Bütün bir toplumsal ve siyasal yüzey esasen aile kurumunun etrafında şekilleniyorsa, aynı esaslı özellik odur ki eril bir ekonomik örgütlenme ve emeğe el koyma biçimi olmaksızın böyle bir kurum, olduğu haliyle de var olamaz demektir. Öyleyse, ailenin ataerkil bir kurum olduğunu söylemek yetmez; ailenin mevcut kurumsallığı içinde kesinlikle dağıtılması gerektiği, aile kurumu mevcut kurumsallığı ile dağıtılmadıkça, aile içi ilişkilerin eşitliği talebinin çok çok sınırlı bir talep olmak zorunda kalacağı gerçeği ortaya çıkar. Bu örneği diğer ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilere de yaygınlaştırabiliriz. O zaman fark ederiz ki esasen tüm bunların içinde devindiği ilişkiler ağı ya da kültürün ta kendisi bizzat ataerkildir. Bu, kültürün içinde bunun dışında özelliklerin olmadığı anlamına gelmez. Eril iktidar ilişkilerinin hegemonyasını ve hatta bu hegemonyanın asli unsurunun da belirli bir gruptan, sınıftan, etniden, dinden, ulustan vs. erkeklerden oluştuğunu da gösterir. Yani en geniş anlamıyla mevcut kültürel ilişkilerimiz içinde erkeğin kendisi başlı başına bir erillik sorununu işaret eder hale gelmiştir ne yazık ki. Öyleyse bu soruna ancak erkeğe dikkat kesilerek bir çözüm bulabiliriz. Dikkati sürekli kadınlara ya da heteronormativitenin erkeklik dünyasının dışına attığı gruplara ya bireylere çevirmekten vazgeçmeliyiz. Bu arada geçmeden, bir hatayı da düzeltmiş olayım; biz bu saptamalar ışığında yola çıkarken, soruda geçtiği üzere bir dernek kurmak için yola çıkmadık, bir dernek de kurmadık zaten. Kaldı ki en geniş anlamıyla kültürü eril olarak işaretlediğiniz an, geleneksel dernek örgütlenmelerinin de bu kapsamda kalacağını biliyoruz. Bunun yerine şimdilik son derece gevşek dokulu bir inisiyatif zemini oluşturmaya çalıştık ve çalışmaya da devam ediyoruz. 

Bir de yüzleşme meselesine değiniyorsunuz. Ne yazık ki her gün en az bir kadın cinayeti, kadına yönelik şiddet vakası yaşanıyor. Toplum, medya, kanun koyucular… Her kesimi yüzleşmeye ikna edecek anlayışa nasıl ulaşılabilir? Nereden başlamalı? Yüzleşmeye önce ve en çok erkeklerin mi ihtiyacı var mesela? 

Eleştirel Erkeklik Datça Platformu

Sorunun sonundan başlayalım: Evet, yüzleşmeye en başta kendisini erkek olarak tanımlayan ya da kendisi böyle tanımlamasa bile biyolojik erkek varlığıyla eril düzenin tüm nimetlerinden nemalanan “erkekten” başlamak zorundayız. Ancak bunu bireysel düzlemlerle sınırlı (elbette onu da içerecek şekilde) bir tür özeleştiri ya da yüzleşme olarak kabul etmemek gerekir. Bütün erkek nüfus bir araya gelsek ve bireysel olarak her birimiz tek tek yüzleşsek bile, ortaya çıkan sonuç erkeklikle yüzleştiğimiz olmayacaktır. Bize sunulan ve dayatılan ders kitapları erilliği ve erkeği yüceltirken, din tümüyle bir erkek dinine döndürülmüşken, militarizm başlı başına bir siyasal araç ve yönetme düzeneği olarak kutsanırken, savaşın  kutsanması bütün toplumsal kültürel yüzeylerde özellikle kışkırtılıp barış sözcüğünü telaffuz etmek bile hapsi boylamanıza neden olabilecekken, mahkemeler kadın katillerine sözüm ona hukuki mazeretler üretirken hangi erkeğin hangi erkeklikle yüzleşmesinden söz ediyoruz? Bu ancak kendini kandırmak olur. Ancak elbette, kendi bireysel yaşam alanlarımızda tüm bu hastalıklarla savaşmayacağız da toplumsal-kültürel düzlemin bu hastalıklardan temizlenmesini bekleyeceğiz demek değil bu. Geleneksel benzetmeyle, kapımızın önünden süpürmeye başlayacağız ama onunla sınırlı kalmayacağız. Bu da yan komşumuzla ilişkinin zorunluluğu demek. Yani yeni sosyo-politik örgütlenmelerin ihtimali de olsa varlığının peşinde koşmaktan vazgeçmeyeceğiz demek. Bunu yapamadığımız sürece sorunuzda geçen “her kesimi yüzleşmeye ikna edecek anlayışa” zaten ulaşamayız. Ama şunu da sormalıyız: Yüzleşme bir ikna sürecinin ürünü müdür? Bir erkek ya da bir topluluk yüzleşmeye ikna edilebilir mi? Kesinlikle hayır. Bu bir ikna meselesi değildir. Yüzleşme eğer ayrıcalıklarından vazgeçmeyi, bizim tabirimizle bir adım geriye çekilmeyi öngerektiriyorsa, hangi erkek ya da hangi eril topluluk bu muhteşem ayrıcalığından, niçin vazgeçsin ki? Öyleyse, mesele ikna etmek etmemek meselesi değil. Her düzeyde eril iktidar şebekesinin tüm faillerinin açığa düşürülmesi ve her açığa düştükleri anda hesap vermek zorunda bırakılması meselesi. Son olarak, evet, yüzleşmeye en çok erkeklerin ihtiyacı var çünkü eril iktidar ilişkileri kendi tanımladığı çerçevenin dışında bir erkekliğe kesinlikle izin vermiyor. Hatta öyle ki bu şebekenin “erkekliğe kışkırttığı” kendince yaratıcı anlarda bile, esasen derdi yepyeni bir erkekliğin kapılarını yoklamak değil, mevcut erkekliğin olası potansiyel tehlikelerini, kapasiteyi öngörerek imha etmek, gidermek, riski görmek. Öyleyse, kendi mevcut erkekliğinden memnun olan da, şikayet eden de mevcut olanın ötesinde bir erkekliğin kendisini başka türlü bir “şey” olarak kurabileceğini fark ettiği ölçüde, bu yüzleşme kaçınılmaz bir görev olarak önümüze düşmektedir. 

Feminist eylemlerde erkeklerin yer almaması, kadın meselelerinde söz söylememeleri, bari burada susmaları gibi bir düşünce de gözleniyor ara ara. Siz bunun aksini yapan bir inisiyatif olarak bu konuda düşünceleriniz neler? Erkekler, kadınları ilgilendiren sorunların çözümünde seslerini ne kadar ve nasıl çıkarmalı?

Sorunuzu düzelterek başlamama izin verin lütfen. Biz, asla feminist eylemlerde ya da platformlarda, erkeklerin konuşması gerektiğini ya da benzeri bir eylemi, düşünceyi desteklemiyoruz. Tam tersine; “erkekler bir adım geriye” temel sloganımızla en başta bu ve benzeri alanlarda geriye çekilmeyi savunuyoruz. Erkeklerin kadın platformlarını, zeminlerini, sorunlarını, politik bağlamlarını kendi sözde iddiaları ve büyük harfli amaçları için araçsallaştırmalarına karşı olduğumuz gibi, bildirgemizde de tüm açıklığıyla belirttiğimiz gibi, erkeklerin kadınların olduğu her zeminde “açüklemelerine” (mansplaining), kadınların akıl hocalığına soyunmalarına da şiddetle karşıyız. Bu anlamda halimizce haddimizi bilmekten yanayız. Kadınların sorunları olarak nitelenen ya da bir bütün olarak kadın sorunu olarak sunulan şeyin, biz tersine çevrilmesi gerektiğini savunuyoruz: Yani, kadın sorunu yoktur bu ülkede, apaçık bir erkek ve erkeklik sorunu vardır! Bu lanet olası erkekliğin inşa ya da yeniden üretim süreci tek tek her erkekte yıkılmadıkça başımız belada demektir. Bu bakımdan, biz erkeklerin ve erkekliğin bariz bir sorun oluşuyla ilgiliyiz ve ancak bu konuda bir söz geliştirme hakkını kendimizde bulabiliriz. 

Kadın mücadelesinde oldukça güçlü STK’lar mevcut ve bunların büyük çoğunluğu kadınlardan oluşuyor. Mor Çatı, Kadın Cinayetlerini Durduracağız gibi derneklerin çalışmalarını nasıl buluyorsunuz? Onlarla bir araya gelmek, iş birlikleri yapmak gibi projeleriniz olacak mı? Kadın mücadelesine nasıl katkı vermeyi planlıyorsunuz?

Eleştirel Erkeklik Datça Platformu

Kadın mücadelesinin uzun bir geçmişe yayılan tarihi ve bugünü içinde yer alan bütün aktörlerinin kadın haklarını genişleten ve yükselten tüm demokratik taleplerinin elbette destekçisiyiz ve bunların asla tartışma konusu yapılmaması gerektiğini savunuyoruz. Ancak biz bir erkek inisiyatifiyiz ve kadınların yerine, kadınlara rağmen, kadınlar için bir şey yapmak gibi bir hadsizliğe savrulmayı asla istemeyiz. Gücümüz yettiğince bu alandaki aktörlerin istemleri ve iradelerine tabi olmak koşuluyla ve kendi yaklaşımımızla uyumluluğu ölçeğinde elbette tümünün yanında olmayı tercih ediyoruz. Bunun için bizim kırmızı çizgilerimiz belli. Biraz önce, yukarıda demokratik taleplerden boşuna söz etmedim. Bizim için demokratlığın, özellikle bu alanda, iki temel ölçüsü vardır: Emek demokrasisinin savunulması ve cinsel demokrasinin savunulması. Bu anlamda, eğer herhangi bir talep kadın emeğini yok sayma, ikincilleştirme, görünmez kılma, karşılıksız el koyma, kadının kendi emeği üzerindeki hakkını gasbetme gibi sonuçlara hizmet edecekse, kim savunursa savunsun, bir kadın örgütü bile savunsa; örneğin kadınlar için anneliğin kutsal olduğu iddiasıyla onu eve kapatmaya çalışan bir kadın örgütü bile olsa, biz onun yanında yer almadığımız gibi, ona karşı da mücadeleyi esas alırız. Aynı şekilde kadın bedenini erkek beden yanında ikincilleştiren, metalaştıran, onu bir kuluçka makinası, bir haz oyuncağı, bir elektrikli süpürge, bir mutfak robotu derekesine indirgeyen, kadının kendi bedeni üzerindeki şu ya da bu hakkını ancak erkekten dolayımlayan ya da doğrudan bu bedeni erkeğe ya da başka birine tapulamaya kalkan her anlayışın ve bu anlayışlardan güç alan taleplerin de yanında olmamız söz konusu bile olamaz. Bu çerçeve içinde temel politika taslak belgemiz içinde de yer aldığı gibi, tüm işbirliklerine açık olduğumuz gibi, bu işbirliği içinde nasıl ve hangi araçlarla katkı sunacağımız konusunda, çeşitli özgül durumları da hesaba katarak, kendi içimizde bir tartışma ve çalışma yürütüyoruz zaten. Umarız ki bunun somut sonuçlarını hep beraber görebilelim; bu kara günlerden çıkabilirsek. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir