İFŞA EDİYORUM!

Ama kendimi! En başta, böylesine merak uyandırıcı, hatta belki kimileri için iç gıcıklayıcı bir başlık atıp en azından sansasyon meraklısı okurun dikkatini yazıya çekmeye çalışarak “meşhur” olma arzumu ifşa etmiş olmuyor muyum? Öyleyse gönül rahatlığıyla kendimi ifşa ettiğimi (farkında olsam da olmasam da) ileri sürebilirim demek ki. Ancak elbette burada küçük bir sorun var: Eğer meşhur olmak arzumu ifşa ediyorsam, kimlerin nezdinde, nasıl, ne gibi bir meşhuriyet peşinde olduğumu da az çok, en azından baştan kestirebilmem ya da hesaplamış olmam gerekir, sanıyorum. Oysa ben bu yazının okurunun ya da muhatabının kim olduğunu bilmediğim gibi, tersine yazının alabileceği tepkileri gözeterek “uykularım kaçıyor”. O halde niçin ifşa edeyim ki? Hemen daha başta, bu yazıyla ilgili ilk kaygımı da not etmek isterim. Her ne kadar bu yazının muhatabının kim olduğundan pek emin değilsem de, kim olmadığından eminim; muhatabım kesinlikle kadınlar değil. Böylesine hassas bir dönemde ve kadınların sesinin başat olmasının gerektiğini düşündüğüm bir anda, uzunca açıklamalar içeren bir yazıyla ya da örneklerle bir “Açükleme” örneği vermek istemem. Eğer böyle anlaşılma ihtimali varsa, şimdiden bütün kadınlardan özür dilerim. Belirtmek isterim ki yazı kaleme alınırken, erkekler gözetilerek kaleme alınmaya çalışılmıştır; ne kadar başarılı, bilemiyorum elbette. Erkekler için, çünkü erkekler olarak farklı sesler çıkarmadığımız sürece “hakim erkeklik” ne yazık ki adeta doğallayın kendini “biricik erkeklik” olarak sunabilmektedir.

Bu birkaç cümlelik sözleri yazıya girmenin zorluğunu, hele de HAT (bildiğim kadarıyla Türkçe dilbilgisi kuralları gereği özel şahıs isimleri bu biçimde asla kısaltılamaz. Ancak Hasan Ali Toptaş, özellikle Milliyet gazetesine verdiği röportajdan sonra bu kısaltmayla anılmayı hak etti) vakası dolayısıyla gündemin yakıcılığı gözetilirse, kolaylaştırmak ya da en azından bir parça soğutucu etki yaratmak için yazmıyorum. Şunun için yazdım: Kadınların HAT ile başlayan, başka isimlerle süren ve nereye kadar uzanacağını bilmediğimiz bir ifşa hareketi başlatması, özellikle de bu süreç içinde, tacizci olduğu iddia/ifşa edilen bir ismin intihar etmesiyle, bu intihar vakasına gösterilen tepkiler, ifşa mekanizmasının siyasallığını tümüyle gözden düşürmek ya da en azından gözlerden saklamak, ifşayı ahlaki bir meseleymiş gibi ele almak gibi bir eğilimi de beraberinde getirdi. İfşa ahlaksal bir düzlemde kavranmaya başladı mı, ister istemez bu düzlemin referansları her ne ise, ifşa meselesi onun kodları aracılığıyla kavranmaya başladı. Kadınlara ilişkin her meselenin, en başta da şiddet meselesinin giderek (geçenlerde –ne yazık ki şu anda adını hatırlayamadığım, sanırım feminist bir akademisyenin de yazdığı gibi) yaygınlaşan diziler yoluyla, bireylerin yetişme ortamlarına, geçmişlerine, ailevi kültürlerine hapsedilerek gayripolitik hale getirilmesi gibi, ifşa meselesi de öncelikle biz erkekler tarafından sanki ahlaki bir meseleymiş gibi ele alınıyor ve tepkilerimiz de buna göre şekilleniyor. Örneğin, ifşa edilmesinin ardından gerçekleşen intihar olayını düşünelim. Hemen her erkek, intiharın ve ölümün gücü karşısında, bu intihardan ifşa edenleri ve ifşa mekanizmasını sorumlu tutma yolunu seçti. Oysa, bir önceki yazımda da sorduğum gibi, gerçekten bu intihardan ifşa edenler, ifşa mekanizması ve kadınlar mı sorumlu? Hatırlanırsa şöyle demiştim: “Aynı şekilde, bir tacizcinin ifşa oluşuyla birlikte intihar etmesi üstüne kadınları yine ahlaken mahkum edip ölü sevicilikle mi suçlamalıyız? İntihar eden kişinin intihar nedeninin kadınlar ya da ifşa olmayıp, bizatihi kendi elleriyle, kendi erkek dini, kendi erkek namusu, erkek şerefiyle ördüğü ve içinde özgürce hora teptiği eril hapishanesi olduğunu ve intiharıyla aslında bu erilliğin üretimine devasa bir katkı yaptığını görmezden mi gelmeliyiz?” Burada kadınları ve ifşa mekanizmasını sorumlu tutmak, “eşeğin büyüğünü ahırda unutmak” anlamına gelmeyecek mi? Basitçe sorulursa, herhangi olumsuz bir durumun ifşa edilmesiyle birlikte, özellikle neden korkuya kapılıyoruz, hatta intiharı düşünüyoruz ve intihar ediyoruz? Özellikle de biz erkekler? Ama yalnızca biz değil, kadınlar da, cinsiyet kimliği ne olursa olsun, herkes elbette bu yolu seçebiliyor. Biraz yol alabilmek için farklı bir örnek vermeyi deneyeceğim. Ancak burada bu yazıyla ilgili ikinci kaygımı da not etmeden geçmek istemem. İntihar üzerine konuşmak son derece zordur ve risklidir; her ne kadar erkekler kolayca kadınları suçlamaya girişirken bu zorluğu hiç hatırlamasalar da. Zorluk intiharın kaynakları, nedenleri, saikleri, failleriyle ilgili olmaktan çok, bizatihi edimin kendisinden kaynaklanıyor. İntihar, gerçekleştiği anda bir hayatı sonlandırmakla kalmıyor, geride kalanların da “söz hakkını elinden alan” bir mahiyete sahipmiş gibi duruyor. Bunun yarattığı büyük ağırlığın farkındayım. Bu nedenle iki örnek üzerinde dururken, özellikle “meseleyi fazlasıyla politize ettiğim” eleştirilerini de göze alarak çubuğu siyasal olana doğru bükmeye çalışacağım.

Yıllar yıllar önce küçük bir oğlan çocuğuyla komşu olmuştuk ve öylesine sık eve girip çıkıyordu ki artık evin küçük oğlu gibi olmuştu. Kendisine –elbette bizim için- hayali bir kahraman yaratmıştı ve bize tepesi atınca, o hayali arkadaşı olmadık işler yapabiliyordu. Örneğin uzunca bir süre için evden ayrılıp döndüğümüzde diktiğimiz bir asmanın, bir gül fidanının yerinde yeller estiğini görebiliyorduk. Hemen geliyor ve o işi hayali arkadaşının yaptığını, kendisiyle hiç ilgisi olmadığını iddia ediyordu. “Ben yapmadım, o yaptı.” Elbette o arkadaşı bizim için hayali idi, onun için değil. Hikayesini çok sonra yavaş yavaş öğrendik. O zamanlar Uğur Dündar gibi namuslu gazeteci geçinen tiplerin yaygınlaştırdığı bir tür “ifşacılık gazeteciliği” yaygındı. Elde mikrofon küçük işletmeler basılır, kameralar fırında cirit atan hamam böceklerine çevrilir, zabıta ve polis kameranın arkasındadır, fırıncının yüzüne tükürülür ve fırın mühürlenir. Bunun izinden giden pek ünlü bir Yeşilçam aktrisinin yaptığı bir program, Uğur Dündar’ı da arattı. Artık kameralarla özel hayatlar didik ediliyor, teşhir ediliyor ve insanların yüzüne tükürülüyordu. Bizim küçük arkadaşımızın babasının başına da bu gelmişti. İddiaya göre, gencecik karısını aldatmıştı. Sonrası teşhir ve ifşa edilen kişinin kendini aklama çabaları, mahkeme süreçleri….ve…gencecik bir kadının intiharı! (Yanlış hatırlamıyorsam, bu intiharla birlikte pek ünlü Yeşilçam yıldızının programına da son verildi). İfşa ve teşhir edilen kadın değil, kocasıydı, peki niçin kocası değil de kendisi intihar etti? Ona hayatı artık çekilmez kılan ve arkasında çok sevdiği belli olan, çok tatlı bir oğlu bırakacak olmasına karşın, yaşamdan vazgeçiren şey nedir? “Ahır burada ve eşeğin büyüğünü burada aramalı,” değil miyiz? Bu tam da belirli bir biçimde siyasal bir yüzeyi işaretlemiyor mu zaten? Yoksa geriye elimizde kala kala, intihar edenlerin ruh halleri kalacak ve dahası bu ruh halleri üzerinden hem onları, kendi ruh hallerimiz yüzünden de hem de sözüm ona onları intihara sürükleyen nedenleri ya da failleri ahlakileştirmiş olmayacak mıyız? “Kocasının kendisini aldatmasına dayanamadı, intihar etti” ya da “şerefine leke sürülmesine dayanamadı, intihar etti” gibi cümlelerin esasen siyasal birer cümle olarak anlamlandırılması ya da böyle olduğunun görülmesi gerekmiyor mu?

Buraya girmeden, biraz daha ağırdan alıp bir iki şeye dikkat çekmeyi tercih edeceğim. İfşa edilen bir yayıncının intiharı ile ifşa edilen bir kocanın yerine, eşinin intiharı benzer bir biçimde kavranabilir mi? Kavranırsa nasıl ve bu en azından, tacizci olduğu iddia edilen ilk örnek lehine, kocası yüzünden intihar eden kadına haksızlık olmayacak mı? Derdimi anlatamama ya da yanlış anlatma pahasına, kestirmeden yanıt vereceğim: Diğer başka ve tüm nedenler elbette saklı kalmak üzere, her iki intihar vakası da aynı zeminde kavranabilir ama bambaşka anlamlar taşır. Her iki intihar da gücünü aynı zeminden alır ya da intihara yol açan şeyi güçsüzlük olarak göreceksek ki ben öyle görmediğimi eklemeliyim- güçsüzlüğünü. Şimdilik çok ilerlemeden, ifşa ve teşhirle ilgili (ki bu ikisinin arasında kimi nüansları işaret edebiliriz ama şimdilik buraya hiç girmeyelim) her iki intihar vakasının da kestirmeden toplumsal yaşamın tüm yüzeylerini kaplayan eril iktidar ilişkilerinden ya da amiyane bir tabirle, ataerkiden kaynaklandığını kolayca iddia edebiliriz. İfşa edilenin intiharında apaçık veri saydığı kendi ahlaki kodları gereği, yine amiyane bir tabirle “artık kimsenin, en başta da çocuklarının yüzüne bakamayacağı” kabülü ve “böyle yaşamaktansa şerefiyle ölmeyi seçtiği” düşüncesi bariz bir biçimde görülmektedir. “Çocuklarının ya da eşinin yüzüne nasıl bakacağı”, “şerefinin iki paralık edildiği”, “haysiyetiyle oynandığı” ve bu örnekte olduğu gibi “Müslüman kimliğinin bile zan altında bırakıldığı” gibi yakınmaların kişiyi intihara sevk etmesi, esasen bir anlamda olanı tersine çevirme, yani kendisini intihara sürükleyen toplumsal yüzeyin sınırlarının katı, olabilecek en katı bir biçimde savunulmasıdır ki bu yanıyla apaçık siyasaldır.

Şerefin, namusun (şimdilik aralarındaki temelli farklılıkları göz ardı etmek pahasına) eril bir düzlemde, her zaman hep kadınlarla ilgili olduğu, en azından kadınların erkeğin şeref ve namus taşıyıcılığında başat rol oynadığı son derece açıktır. Ancak kadınlar üzerinden namus ve şeref sahibi oluruz ve onlar “yüzünden” de bunu kaybederiz. Örneğin bizi “aldatırlarsa” sözüm ona “boynuzlanmış” bir erkeğe döneriz ve şerefsiz oluruz. Benzer bir biçimde, dokunulmaması gereken bir kadına, yine dokunulmaması gereken biçimlerde dokunmuşsak ve bu ifşa edilmişse yine şerefsiz oluruz. Niçin? Dokunduğumuz için mi? Sınırı aştığımız için mi? Öyle görünüyor değil mi? Hayır, ifşa olduğumuz için. Mevcut tüm ahlaki kodlar erkek merkezli, erkeklerin çıkarlarına göre, şekillendiği ölçüde, eril “ahlaksızlık” sınır aşımını her zaman veri sayar ve esasen bu mirası da ahlak meselesi ya da ahlakın evrenselliği, sürekliliğiyle ilgili olmaktan öte, politik bir tarihten devralmıştır. Şöyle ki topluluklar (burada söz konusu olanın ataerkil topluluklar olduğu ihmal edilmemeli, öncelikle) kendilerini inşa ederken elbette kimi sınırlar, hem de kendisini mutlak, katı, aşılmaz, hatta evrenselmiş gibi gösteren kimi sınırlar çizerler. Örneğin en bilineni ensest yasağıdır. Ama bu sınırlar kendilerinin iddialarının aksine ne kadar katı ve aşılmaz, mutlak gibi görünürlerse görünsünler, toplumsal hayat içinde bu sınırların (çeşitli nedenleri saklı kalmak üzere) kolayca aşılabildiğini görürüz. Bu durumda, sınırların aşılması toplumsal yüzeyin tümü nezdinde bilinebilir, ayan beyan olmadığı sürece, yani ifşa ve teşhir edilmediği ya da toplumsal yüzeyin belirli anlarında dillendirilmediği sürece topluluk bu sınır aşımlarını tolere eder. Etmek zorundadır yoksa her sınır aşımı topluluk için mevcut bir ögenin kaybı anlamına gelebilir. Oysa biz bunu çoğu zaman bir tür ikiyüzlülükmüş, ahlaksızlıkmış gibi düşünür, hissederiz ve kavramaya çalışırız. Ki böylesi bir boyutu olsa da esasen topluluğun siyasal varlığıyla ilgilidir. Dolayısıyla bir sınır aşan edim ifşa ya da beyan edildiği anda, topluluğun kolektif bünyesi hiçbir zorlayıcı önleme başvurmaksızın, daha cenin ana karnına düştüğü andan beri çeşitli performanslarla kişiye içselleştirilmiş kodun harekete geçmesini bekler. Bu kod, topluluğu mutlak olarak terk etmekten, intihar etmeye kadar çeşitli biçimlerde kişiyi harekete geçirebilir. Şu ya da bu biçimde ama mutlaka, kod ilgili kişiyi harekete geçirir. Bu örnekte de zaten harekete geçirmiştir. Peki bu intiharın anlamı nedir? Buradaki intihar eylemini bir tür siyasal eylem olarak okuduğumuzda, öncelikli anlamı kendiliğinden karşımıza çıkar: İntihar, ilk elde içselleştirilmiş eril kodların apaçık, son bir kez (ölen için son bir kez, kalanlar için en güçlü biçimde yeniden) beyanı ve kendisine uyulması çağrısıdır. Uyulmadığı sürece sanki topluluk, kendisini topluluk olarak var edemeyecektir. Eğer harekete geçiren kod, burada olduğu gibi, kurucu bir kod ise, bu doğrudur da. Bu kodu kaldırıp attığımız anda, artık o topluluk aynı topluluk olmaktan çıkar. Örnek ilk vakamızda, tacizci olduğu iddia/ifşa edilen erkeğin intiharı bu yanıyla, tümüyle siyasaldır ve erkek intihar ederek erkeklik şerefini ve bu şerefi devşirdiği (aile, din vb. kutsallıkla donanmış tüm referans kaynaklarını) ululamakta, buna ilişkin kutsallığa bir çağrı çıkarmakta, yani ölürken kendisinin hala ve ısrarla o eril iktidar ilişkilerinin bir parçası olduğunu ya da sınırları aştığı beyan edilmiş olsa bile, intihar eylemiyle bunu telafi ettiği için, ölümünden sonra, yeniden o topluluğun bir parçası olmayı hak ettiğine inandığını göstermektedir. Bu haliyle de, adeta onun eylemi eril dünyaya bir örnek olay olarak sunulabilecek, hatta bir tür kahramanlıkla selamlanabilecek bir eylem olarak görülebilir. Böyle göründüğü andan itibaren de intihar hem kutsanırken, hem de aynı anda buna yol açtığı düşünülen süreçlerin ya da sorumlu oldukları iddia edilen faillerin, bu örnekte ifşa eden kadınlar başta gelmek üzere, lanetlenme süreci başlar. Çünkü intihar eden, intiharıyla birlikte, ne kadar “değerli” ve “sınırların içinde” olduğunu kanıtlamıştır çoktan ve topluluk, eril topluluk, “ne yazık ki” bir “kahramanını” kaybetmiştir. Tam bu anda, söze girerken sormayı denediğim “muhatap kim?” sorusu da yanıtlanmış olur aslında. Bu örnekte muhatap, intihar edenin muhatabı, ululadığı sistemin ve iktidar ilişkilerinin, önce kaybettiğini kabul ettiği ama intiharıyla yeniden kazanacağını umduğu üyeliğinin diğer bileşenleri, yani eril düzlemin asli sahipleri, paydaşları, üyeleri, kısaca bileşenleridir.

İkinci örneğimize, yani intihar edenin zinacı olduğu iddiasıyla teşhir edilen değil, onunla birlikte yaşayan kadın-eşi olduğu duruma döndüğümüzde neler söyleyebiliriz? Elbette ilk elde durumun vehametine ve ifşa mekanizmasının sakıncalı boyutlarına dikkat çekilebilir. Örneğin Funda Cantek, HAT süreciyle ilgili bir yazısında bunun açık bir örneğini küçük bir değiniyle hatırlatmaktadır. “Fakat ifşa mekanizmasının sorunlu yanları da var. Sosyal medya çağında, izi hiç silinmeyecek bir kötü şöhretle yaşamak çok zor. Pişman olma hakkı elinden alınabiliyor, artık daha erdemli, özenli bir birey olduğunu kanıtlama imkanı zayıflıyor failin. Bu mekanizmanın diğer sorunlu tarafı ise failin veya fail olduğu iddia edilen kişinin yakınlarının mağdur olmaları. Bu hiç istenmeyen netice, özellikle failin partnerini ve aile bireylerini yaralıyor. Bu sebeple bu konuda çok dikkatli olmak, ifşaya giden süreçte sonuç alınabilecek başka mücadele yolları varsa onlara yönelmek ve eğer başarılı olunamazsa ifşaya başvurmak gerek bence. Ama bizim hukuk sistemimiz bu mücadelede pek ümit verici değil.” (Bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/ifsadan-sonra-neler-oldu-makale-1507693, 19.12.2020) Gerçekten de Cantek’in dikkat çektiği sakınca kolayca göz ardı edilebilir, yenilir yutulur bir husus değildir. Bir kişi tacizci diye damgalandığı andan itibaren, onunla birlikte yaşayanlar, statüsü ne olursa olsun, partnerleri, birlikte yaşam içindeki “küçük insanlar” yani çocuklar “tacizcinin partneri ya da çocuğuna” dönüştürülmektedir. Bu, kasten birileri tarafından bilinçle, programlanarak gerçekleşmez elbette. Hatta bu kişilerin sosyal çevreleri, tam tersine bu hususta kendilerine çok zarif, çok incelikli davranıyor da olabilirler. Ancak, tacizi ifşa olunan kişiyi intihara sürükleyen kod, aynı biçimde hepimizin içindedir; biyolojik-toplumsal cinsiyetimiz ne olursa olsun, aynı eril düzlemin, şu ya da bu ölçüde ya paydaşıyız ya da paydaşı olmasak bile, bir ögesiyiz. Dolayısıyla, bizi hiç kimse tacizi ifşa olana bitiştirmese, yamamasa bile, biz kendimizi bitiştiririz. Bu anlamda da, çevremizden nasıl bir tepki alırsak alalım (ki yaygınlıkla bu tepkinin negatif olacağı, destekleyici ve dayanışmacı olmaktan çok, dışlayıcı ve damgalayıcı olacağı da açıktır) damgalanmak ve dışlanmak için, aslında kendimizden ve hatta kadınsak, kimileyin doğurduğumuz çocuktan başkasına ihtiyacımız olmayabilir. O çocuk tacizi ifşa olanın kendimize nasıl bitiştiğinin en açık kanıtı değil midir zaten? Dolayısıyla, intihar edenin geride bir çocuk bırakıyor oluşunu, çoğu kez, yanlış ya da eksik bir biçimde, “insan bari çocuğunu düşünür de intihar etmez” diye okuyarak öfkeyle karışık, intiharı önleyici bir mekanizma gibi düşünürüz ve bu mekanizmanın intihar eden kişiyi niçin ve nasıl durduramadığını bir türlü anlayamaz ve öfkemizi ikiyle çarparız. Çünkü çocuk, bu eril örgütsel yüzey nedeniyle bizatihi kutsal olanın en başında gelmekte değil midir? Oysa neden tersi doğru olmasın: Çocuğun varlığı, tacizi ifşa olanla intihar eden arasındaki bağın geri döndürülemez, baş edilemez bir kanıtıdır da; üstelik aynı eril düzlemin çocuğu kutsaması nedeniyle hem de. Peki, bu intiharı nasıl okumalıyız? (Not düşmek isterim; kendi okuma biçimimi kimseye dayatıyor değilim; bu okuma biçiminin doğru olduğunu da iddia etmiyorum. Yalnızca bir imkanın varlığını göstermeye çalışıyorum.)

İkinci örneğimizdeki intihar vakasının da siyasal olduğu su götürmez kanımca. Ancak bu kez intihar eyleminin bize söylediği şey başkadır: İlkinde, hakim kod tarafından, intihar eden erkek bir şeref kaybıyla donatılıp utanç içinde bırakılarak telafiye çağrılırken ikincisinde en başta,  hakim kodun çağırdığı bir telafi imkanı olmadığı gibi, bu örnekte kadını tacizciyle bitiştirerek, aynı anda onu topluluğun her anlamda, her anlamda vurgusunu boşuna yapmıyorum, gerçekten de her anlamda açık tehdidiyle baş başa bırakır. Kadının hayatı artık asla eskisi gibi olmayacaktır ve sözüm ona “koruması altında bulunduğu erkek” tacizci olarak damgalandığı ve yoksunlaştırıldığı ölçüde, onun “koruyucu kanatları” çoktan kırılmıştır. Artık tek başına ve “serbest” bir kadına dönüştürülmüştür. Örneğimizdeki kadının intiharı bu anlamda, yine elbette bütün diğer sebepler saklı kalmak kaydıyla, bu tek başınalığın, yani esasen bir siyasal varlık olmaktan çıkarılmışlığının ve bunun yarattığı ve yaratabileceği olası bütün tehditlerin karşısında atılmış bir adımdır. Bu adım, bu haliyle mevcut eril düzlemi ululamaz, kutsamaz, yeniden üretmez; tersine mevcut erilliği tüm haşmetiyle çıplak bırakır, deşifre eder ve teşhir eder; yani bir katlanamama halini, psikolojik bir güçsüzlük ya da dayanamama hali gibi okumadan önce, bu eylemi pekala bir protesto eylemi olarak okumamızın önünde hiçbir engel yoktur. Daha açık bir ifadeyle, ilk intihar vakası, kişinin eril yüzeyi kutsaması, ona yeniden dönüş ve kabul arzusu, o yüzeyin muhteşem bir zaferi iken, ikincisi, aynı referanslardan hareketle bu yüzeyi protesto eden, çırılçıplak ve çaresiz bırakan, bir sistem dışına çıkma arzusu, sistemi terk etme ve kendi kendisiyle baş başa bırakma hamlesi olarak düşünülmelidir. Aynı soruyu burada da yanıtlayalım; bu kez muhatap kimdir ya da muhataba ne söylenmektedir? Kestirmeden yine muhatabın, ilk örnekteki muhatap olduğunu söyleyebiliriz elbette ama küçük bir farkla: İntiharla birlikte artık muhatap muhatap olmaktan çıkarılmaktadır ve aslen söylenen şey de budur. İntihar eden, seslendiğinin artık muhatabı olmadığını söyleyebilmek için son bir edimde bulunarak onu muhatap almaktadır.

Elbette özellikle bu ikinci örnek üzerinden ölümü kutsadığım yok; çünkü “modernlerin” tersine zaten ölümün kutsal olduğunu kabul ediyorum. Üstelik her iki örnekte de. “Kutsalın çifte doğası” gereği; negatif ve pozitif yüzleriyle. İşte burada, yukarıda andığım Cantek’in uyarısını bir kez daha düşünmeliyiz: Hiçbirimizin böylesi bir durumda “kadın da intihar etmeseymiş, kocası gebersin, ona ne oluyor?” ya da “herifi boşamayı akıl edememiş mi, hem de hazır fırsat ayağına gelmişken, onu dızdımlak ortada bırakarak?” ya da “Allah Allah, bu kadın da deli mi nedir, tacizci bir adamı hala savunuyor, insan tacizci birine aşık mı olurmuş” gibi üstenci ve esasen kadını eril kodlara göre yargılayıcı hükümlerde bulunma hakkımız olmamalı. Her şey o soyut insana dairdir ve her birimiz, o soyutluğu başka biçimlerde ve koşullarda somut bir varlığa ya da edime dönüştürürüz.

Buraya kadar yazdıklarımın, bilenlerin kolayca teşhis ettiğini umduğum gibi, Malinowski esinli satırlar olduğu açık ama artık “ne yazık” mı demeli, yoksa “neyse ki” mi bilemedim, biz Malinowski’nin içinde yaşayıp yazdığı bir toplulukta yaşamıyoruz. Yani toplumun kurucu ve düzenleyici kodları, en azından eşitlikçi reflekslerin izlerinin hala tecrübe edildiği bir düzlemde işlemiyor. Bıçak herkesi aynı biçimde kesmiyor; ifşa ya da ölüm de aynı biçimde kimseyi eşitlemiyor ne yazık ki. Oysa özellikle ifşa söz konusu edildiğinde, içinden geçmekte olduğumuz HAT ve diğer isimlerle ilerleyen süreci gözettiğimizde, tersini düşünmemiz için gerekli bütün koşullar mevcutmuş gibi gözüküyor ki ilk anda, gerçekten de bu doğru. İçinde yaşadığımız toplum başta gelmek üzere, sınıfsal ve statüsel olarak ayrışmış, belirli bir tasnife uğramış, haklar ve yükümlülükler ile değerlerin bu ayrışmaya koşut olarak paylaşıldığı bir toplumsal yüzeyde taciz/tecavüz gibi eylemler ve bunlara atfedilen “negatif” değer payları daima alt sınıflardaki ya da statülerdeki kişilere atfedilmez mi? “Onlar cahildir, eğitimsizdir, Kürttür, Ermenidir, işsizdir, çirkindir, siyahtır, Alevidir, gavurdur, ameledir, ırgattır, köylüdür, mültecidir, Araptır, Suriyelidir” vs. vs., onlardan her şey beklenir ama söylenmeyeni söyleyelim; onlar, en başta yoksun bırakılanlardır, onlardan her şey beklenir. Yani taciz ve tecavüz gibi sınır aşımları da alttan altta ama hiç gizli olmayan bir biçimde, öncelikle onlara atfedilir. Bununla ilgili bir haber de en fazla pornografik bir iştahla, üçüncü sayfadan okunacak bir vakay-i adiyedendir. İçinden geçmekte olduğumuz ifşa süreciyle birlikte görüyoruz ki vakay-i adiyeden olan şey, hangi sınıf ve statüden olursa olsun, eril ilişkilerin taciz ve tecavüzü ürettiği ve en başta erkeklerin bu “üretimden” nemalandığı. Böylece aynı anda görüyoruz ki bu sınır aşımlarının önlenebilmesi yoksun bırakılmış sınıfları ya da statüleri cezalandırarak, cezalandırmaya eşlik edecek geri kazanma pratikleri ve en önemlisi eğitimle mümkün olacak gibi değil. Açıkça ortaya çıktı ki sıradanlıkları, yoğunluklarıyla imkanlarının, buna bağlı olarak düzlemlerinin ve mekanlarının değiştiğini bilsek de doktoralısı da taciz ediyor, ilkokul mezunu da; amelesi de taciz ediyor; fabrikatörü de; yazarı şairi de, yönetmeni, reklamcısı, oyuncusu, gazetecisi, ressamı da… Yani ifşa süreci bu anlamda eril dünyanın tüm paydaşlarını, öncelikle ve özellikle erkekleri eşitlemiş ve tümünün suç ortaklığını inkara gelmez bir biçimde göstermiş gibi duruyor. İfşa süreciyle ilgili kaleme alınmış her cenahtan, en başta feminist bakış açılarıyla yazıların hemen tümü, zaten bu hususa özel bir vurgu yapıyor. Ancak biraz daha düşünmeyi öneriyorum; gerçekten böyle mi işliyor süreç? Taciz etmeleri ya da taciz etme kapasiteleri bakımından sınıfsal-statüsel bir eşitlenme gerçekleşmiş gibi gözükse de süreci tecrübe etmeleri, bu sürecin sonuçları, bedelleri bakımından aynı şeyi söyleyebiliyor muyuz? Bu yanıyla HAT vakasının bu “gizli eşitliği” ya da suç ortaklığını ifşa ederek bir başka imkana vesile olduğunu ileri sürebilir miyiz? Sırf bu vakada bile alttan alta işleyen bir başka dinamik yok mu? Örneğin, kişisel olarak çok sevdiğim bir yazarın şu satırlarına birlikte göz atabilir miyiz? HAT ve ifşa üzerine şöyle başlıyor yazısına Ümit Kıvanç: “Kendimden bahsederek başlama -ki çirkindir- pahasına belirtmek isterim: Derin üzüntü, hayal kırıklığı ve öfke duyuyorum. “Türkçenin Kafka’sı” yazısını, yazara iletilmek üzere, kalburüstü bir Almanya gazetesinden bizzat çevirmiştim. “Sırf onu okumak için Türkçe öğrenmeye değer,” diye yazmışlardı. Sevinmiştim. Büyükşehir “ortamlarından” olmayan bir yazarın böylesine başarılı oluşu da beni ayrıca memnun ediyordu. Bu memlekette sevinmeye gelmez; unutmuşum.” (Vurgu bana ait.) (Bkz. http://platform24.org/p24blog/yazi/4656/son-t-ciz-ifsa-hadisesinin-dusundurdukleri, 19.12.2020) Hiç yorum yapmadan, tacizci diye ifşa edilen örneğin Murat Belge, Hasan Cemal, Asaf Savaş Akat, Mehmet Y. Yılmaz, Tuğrul Eryılmaz, Murathan Mungan, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Oğuzhan Müftüoğlu ve benzerleri olsaydı, Ümit Kıvanç yazısına aynı biçimde, yazarın “Büyükşehir ortamlarından olmadığını (kaldı ki Ankaralı bir yazardan böyle bahsetmenin, İstanbul kültür, edebiyat, sanat camiasının başkenti olsa da bu başkenti her alanda besleyenlerin başında Ankara’nın olduğunu bilmezden gelmenin anlamı nedir, onu hiç sorgulamıyorum bile. Kim bilir, belki de HAT Denizli ve çevresinden hikayeler anlattığı için büyükşehirli olmaya layık görülmemiştir) belirtme gereği duyarak başlar mıydı? Daha sert bir biçimde, başka bir bağlamda da soruyu yineleyebiliriz: Bu kesimlerden tacizle suçlanan birinin ya da partnerlerinin intihar etme olasılıklarıyla bunun dışındakilerin intihar olasılığı aynı seviyede midir? Yoksa bu eşitsizliği de “cehaletle” mi açıklayacağız? Son bir soru daha: İfşa ihtimali ya da şu sıralar hakim olan temel slogan gözetilirse “uykuların kaçma ihtimali” bakımından sınıflar ve statüler arasında hiç fark yok mudur? Eğer bir farklılık gözlenebilirse, bu farklılığın altında biraz da sınıflar ve statüler arası ilişkilerde “değer kaybı” ve denkleştirilme-denk görülme ihtimalinin hiç mi payı yoktur? Bunu söylemek, Bülent Ersoy’un var olma biçimi ve ödediği bedellerle Gani-Met’in var olma biçimi ve ödediği bedeller arasındaki büyük uçurumu görmemek, Murathan Mungan’ın anlattığı hikayeler ile kendi hayat hikayesi arasındaki belirsizlik mıntıkasını inkar etmek kadar “gerçekçi” olabilir.

Öyleyse belki de yeniden Malinowski’ye dönmeliyiz. İfşa gücünü nereden alır? Neden ifşa ederiz? Yalnız buradaki “neden?” sorusu bir “çünkü”yü gerektirmiyor; en azından bizim toplumumuzda. Çünkü eril toplumsal tüm yüzey ve düzeylerin neredeyse mantıksal uç sınırlarına kadar yozlaştığı bir toplumsal hayat içinde kadınların şu sıralar başvurmak zorunda kaldığı ifşa, seçimlik bir araç olmaktan çok, mahkum edilmiş bir araç gibi duruyor. Kadınlar, ifşanın kendileri açısından da kimi çeşitli sıkıntılar yaratacağını bile bile ifşa etmek zorunda kalıyorsa, bunda en büyük pay yine biz erkeklerin ya da en büyük paydaşı biz olmak eril şebekenin. Yani demem o ki ifşanın mağduru gibi kendini kuran her erkek, esasen bu mağduriyetin asli sorumlularından biridir. İfşa bütün gücünü çünkü, eril toplumsal yapıdan ve onun, siyasal, hukuksal, idari ve iktisadi, dinsel tezahürlerinden alır. Bir kadın birini ifşa ettiğinde, bir erkek olarak ne kadar kızarsak kızalım, gönlümüz kalmasın ama onun eline o silahı biz vermişizdir ve kuşku yok, o silah eril bir silahtır. Yani özetle demem o ki, ifşa eğer bir baltaysa, bir balta olarak bir erkeği doğrama gücünü, sapının aynı ağaçtan olması mümkün kılmaktadır. Bunu ifşa için seferber edilen dile sinen ve o dil içinde kendini yeniden üretmeye çalışan seçişlerde bile görebiliriz. Tam da erkekleri huzursuz eden, onlara “batan” şeylerin başında da zaten bu “dil” gelir. Birden bire emek emek inşa ettikleri dil sarayının “düşmanlarının işgaline uğradığını” fark ediverirler. Oysa tacizciyi utanç içinde bırakan, belki intihara sürükleyen şey, saydığımız diğer koşullar sabit olmak kaydıyla, tam da kendisinin kurduğu ve cansiperane savunduğu siyasal “ahlakıdır.” Bu siyasal ahlak ve buna uygun dil, topluluğu aynı zamanda bir kitleye de dönüştüren mekanizmalardan biri değil midir?

Baştan itiraf etmeliyim ki bir şeyin kitleselleşmesi beni her zaman korkutmuştur. Hatta bu yüzden ansızın parlayan ve ikon haline gelen kimi dizileri bile, merak etsem de izleyemiyorum. Bu kişisel itirafı bir yana bırakırsak, ifşa mekanizmasında, hemen herkesin, kadınlı erkekli hiç fark etmiyor, yüreğini ağzına getiren şeylerin başında bu kitleselleşme olgusu ya da kitlenin kendisinin gelmekte olduğunu düşünmüyor değilim. Hele ki bu ülkedeki linç ve pogrom kültürünün yaygınlığı, bu yaygınlığın her kuşak tarafından tecrübe edilmesine fırsat veren zamansal sıklığı gözetilirse, ifşa mekanizmasının harekete geçirdiği, kitleselleşme eğilimi gösteren duyarlılık patlamasından endişe etmemek olanaksız hale gelir. Kadınların ifşa silahına başvurmaları durumunda, buna yöneltilen en güçlü gibi görünen itirazların başında da bu kaygının tetiklediği yaklaşımlar gelmektedir. Kitle üzerine olan tartışmalara hiç girmeden şu kadarını söylemek isterim: Kitlenin korkutuculuğu, kitlenin kendisiyle ilgili olmaktan çok, bir topluluğun hem örgütlülüğü, hem de tersine örgütsüzlüğüyle ilgilidir. Örgütlülük ya da örgütsüzlük, belirli bir kırılma anında, topluluğu gerçek anlamda korkutucu ya da tehdit edici bir topluluğa dönüştürebilmektedir. Şöyle ki eğer bir topluluk, NAZİ Almanya’sında olduğu gibi, kendisini bir topluluk olarak ancak kitlesel bir form altında var edebiliyorsa, bu anlamda örgütsel düzeyi son derece yüksekse, içeremediği ve asla içermeyeceğini beyan ettiği herkes için ölümcül bir tehdit demektir. Benzer bir biçimde, diğer uçta ise, bir topluluğu topluluk olarak nitelemeyi mümkün kılan bütün kodlar soysuzlaşmış, dağılmış, belli kesimlerce tekelleştirilmiş ya da istila edilmiş ise, yani topluluğun topluluk olma vasfı bakımından örgütlenme düzeyi son derece düşükse, bu topluluk dediğimiz şey her an, herhangi bir durumda kitleye dönüşebilir ve korktuğumuz şey yine başımıza gelir; yeter ki bu topluluk olma vasfını yitirmiş toplamı üretim, yeniden üretim ve kontrol mekanizmaları eliyle hareket ettirebilen failler ve buna uygun koşullar olsun. Bu anlamda, ifşa mekanizmasına başvurduğumuz anda, aslında hangi dinamikleri harekete geçirdiğimizi, hangilerini geçirebileceğimizi kestirmemiz neredeyse olanaksızdır. Tam da bu olanaksızlık nedeniyledir ki ifşadan mağduriyete sıçrayan erkekler, ifşa edenleri yani bugünlerde kadınları sürekli olarak bir kez daha düşünmeye davet ediyorlar. Ancak kadınları bir kez daha düşünmeye çağırmadan önce, erkekler olarak attığımız her adımı bir kez daha düşünmek zorunda değil miyiz; düşünmenin ötesine geçip her tür ilişkimiz içinde bu “düşünceliliğin” gerektirdiği mekanizmaların inşası ve çalıştırılması için adım atmak zorunda değil miyiz? Dahası, en acısı ve zoru: Aynı anda ne yazık ki ilişkilerimizi de bu düşünceliliğin yaratabileceği soğukluğa, mesafeliliğe, planlanmışlığa, yapaylığa, içtenlik kaybına karşı da korumak zorunda değil miyiz? Biz erkekler, gerçekten de karşımızdakiyle ne tür bir ilişki içinde olursak olalım “Hayır”ın Hayır olduğunu ayırt edemeyecek kadar “salak olduğumuz” rolünü ne kadar yutturabiliriz ve “yanlış anlaşıldığımız” bahanesine daha ne kadar sarılabiliriz ki? “Erkek aklının” salak rolü yapan çalışma biçimini bir yana koysak bile, kitleden, kitleselleşmeden duyulan korku gerçek bir korkudur, yerinde bir korkudur ama bunun faturasını kadınlara kesmek ne yerindedir, ne de doğrudur. Peki ne yapmalı? Biz erkekler ne yapmalıyız? Kadınlarla ve tacize, tecavüze uğrayan bütün kesimlerle birlikte düşünebilmek, birlikte hissedebilmek ve birlikte yaşayabilmek için, bu kesimlerin bütün adımlarını ketleyen ve durdurmaya çalışan erkekliğimizden bir adım geriye gitmemiz gerektiği açık ama bunun ötesinde giderek bir kitleye ve dolayısıyla tehdide dönüşen bir toplam olmaktan çıkıp, yeniden bir topluluk olmanın, siyasallığı en arkaik formlarıyla bir kez daha düşünmenin gerekliliği ortada değil mi? Bu düşünme ve eyleyişin “düşünümsel” olmak zorunda olduğunu söyleme gereği bile duymuyorum. Elbette düşünümsel olacaksa, en makro düzeyden en mikro düzeye, erkekler olarak tel dağılmayı, çözülmeyi de göze almak zorundayız. Aksini ise düşünmek bile istemiyorum. Erkekler olarak inşa ettiğimiz ve şimdi, mahkum ettiklerimizle paylaşmak zorunda kalmaktan ötürü acı çektiğimizi ya da mağdur olduğumuzu iddia ettiğimiz bu “dil sarayı” ya yıkılıp yerinde bir orman yeşerecek ya da yeni sahiplerinin elinde aynı erilliği üretip duracak. Kadınlar neyi seçecek bilemem ama bildiğimiz şey, bu yalnızca onların seçimleriyle belirlenmeyecek. Ya biz erkekler neyi seçeceğiz ve nereden başlayacağız?

İşte tam burada asıl hepimizi korkutan dert beliriyor ama bu dert, aynı zamanda dermanımız da olabilir kanımca. Şöyle ki ifşa mekanizması ile kitle ya da olası kitleselleşme emareleri gösteren hınç arasındaki ilişkiyi kolayca kurmamızı ya da kurulmuş olanı görmemizi sağlayan şey performatif edimlerin varlığıdır. Erkekler açısından ifşanın korkutuculuğu da, salt bir beyan olmaktan çıkıp bir performansa dönüşmesiyle ilgilidir kanısındayım. Performansa dönüşmediği sürece, daha yenilerde bir örneği kaleme alındığı gibi, taciz/tecavüz gibi olgular, en fazlasından eş, dost ahbap içinde gülünüp geçilecek vakalar gibi algılanır ve tacize uğrayan, bunu beyan etse bile, tacize uğradığıyla kaldığı gibi, bir de bunu komikleştirmek, önemsizleştirmek, ciddiye almamak gibi bir yükümlülükle donatılır. (Bkz. https://www.haberturk.com/yazarlar/oray-egin/2905193-turk-medyasinin-ilk-metoo-ifsasi, 19.12.2020) Madem ki ifşanın performansa dönüşümü beraberinde kitle korkusunu da getiriyor, o halde, biz erkeklerin çaresi de, artık düşünmenin ötesinde, erkekliğe karşı performatif edimler sergilememiz gerekliği ve bunun zamanının çoktan geldiği olabilir mi? Yani bunu da nasıl söyleyebiliriz bilmiyorum, demek bir dil inşa etmemiz gerektiği açık da, şimdilik yine bildik sözcüklerle söylenirse, “erkekliğe karşı, erilliğini baştan kabul ederek bu erilliği içeriden çürütecek performanslar” sergilememiz gerektiği? Örneğin herhangi bir biçimde taciz iddiasıyla ifşa edildiğimiz anda, bilindik erkeklik performanslarını göstermek yerine, başka performanslar sergileyebilir miyiz; hiçbir devrimi beklemeden? Bu da başka bir yazının konusu olsun artık.